BÖLÜM 01 / 03
Duyamadığımız cümle
Bir insan karşımızda susar. Önce yorgun olduğunu düşünürüz. Sonra bize kırıldığını. Bir süre sonra, daha ağzını açmadan onun adına bütün konuşmayı tamamlarız. Çay soğur; aramızdaki mesafe büyür. Belki yalnızca zor bir gün geçirmiştir. Belki söyleyeceği şey için yüzümüzde biraz yer arıyordur.
Gazâlî’nin kendini tanıma üzerine düşüncesi, insanın kendi içini yoklamasını Allah’ı tanıma yolunun başlangıcına yerleştirir. Kimyâ-yı Saâdet’in bu bölümünü okurken, öfkenin ve arzunun bizi nasıl yönetebildiğine ilişkin dikkatinde duruyorum.[1] Bende kalan soru şu: Bir başkasını anlamaya çalışırken, içimde onun sesine karışan şeyi duyabiliyor muyum?
Bazen kırgınlığımızın altında görülmek isteği var. Bazen de sevdiğimizi kaybetme korkusu. Bunları kendimize söylemek kolay gelmiyor. Korktuğumuzu kabul edince küçülecekmişiz gibi, sesimizi biraz daha yükseltiyoruz. Karşımızdaki insan da kendisini anlatmak yerine kendisini korumaya başlıyor.
BÖLÜM 02 / 03
Bildiklerimizin arasından
Birinin hangi yemeği sevdiğini, neye güldüğünü, hangi mevsimde üşüdüğünü biliriz. Yıllar böyle küçük bilgiler biriktirir. Yine de bir akşam gözlerinin neden dolduğunu anlayamayabiliriz. Yakınlık, insanı bir defa tanıyıp o yerde bırakmaya gelmiyor. Bizim gibi o da değişiyor.
Fuzûlî’nin aşk ile ilmi yan yana getiren kıtasını okuduğumda, bildiklerimle ne yaptığımı düşünüyorum.[2] Benim için bu okumanın bugünkü karşılığı, bilgiyi bir yana bırakmak değil; sevdiğim insan hakkında bildiklerimin onu dinlememe engel olup olmadığını fark etmek. Birini tanıdığımı söylerken, acaba en çok onun bana alışmış hâlini mi tanıyorum?
Aşkın bazen çok gösterişsiz bir hâli olduğunu düşünüyorum: Cevabını hazırlamadan dinlemek. Anlatılanı hemen kendi başına gelmiş bir şeye çevirmemek. Birinin üzüntüsünün yanında, onu aceleyle düzeltmeye çalışmadan biraz durabilmek. Bunu her zaman yapamıyoruz. Yapamadığımızı fark etmek de yakınlığın içinde bir yer bulabilir.
BÖLÜM 03 / 03
Biraz yer
İnsan anlaşılmadığı yerde her zaman gitmez. Bazen daha az anlatır. Bir ayrıntıyı atlar, bir cümleyi yutar, iyi olduğunu söyler. Aynı evde hayat sürer; fakat bazı kapılar sessizce kapanır. Onları kapatan büyük bir kavga olmayabilir. Her anlatışta biraz daha yalnız kalmış olmaktır.
Yeniden yaklaşmanın gösterişli bir söze ihtiyacı yok belki. Masaya bırakılan telefon, yarıda kesilmeyen bir cümle, haklı çıkmayı o akşamlık unutan bir ses… Bunlar bütün kırgınlıkları gidermeyebilir. Yine de insanın, anlatacaklarının bir yere ulaşabileceğini hissetmesine yardım edebilir.
Gazâlî’nin içe dönük dikkatiyle Fuzûlî’nin aşkı, bende aynı sofranın iki yanına oturuyor. Biri kendi sesimi duymaya, öteki o sesi biraz alçaltmaya çağırıyor. Bu, benim onlarla düşünürken vardığım yer; her gün yeniden öğrenmem gereken bir yakınlık.
En son ne zaman sevdiğimiz birini, onun hakkında bildiklerimizi bir an için unutarak dinledik?
