BÖLÜM 01 / 03
Anahtarın ağırlığı
Anahtar avuca sığar; açtığı ev sığmaz. İnsan bazen bu küçük demiri sıktıkça bir hayatın tamamını elinde tuttuğunu sanır. Oysa evin içindeki sesler, pencereye vuran akşam, masada bir başkasına ayrılmış yer mülkiyetin diline kolayca sığmaz. Kapı senindir; içerideki hayat her gün yeniden anlaşmayı ister.
Neva’nın değişmek isteyen insanını okurken, avucun da bir alışkanlığı olduğunu düşünüyorum. Tuttuğu şeyi bırakınca boş kalmaktan ürküyor. Kendimize kurduğumuz düzen bazen bizi ayakta tutuyor, bazen parmaklarımızı uyuşturuyor. Hangisi olduğunu anlamak için daha kuvvetli sıkmaya değil, elimizin hâlâ hissedip hissetmediğine bakmaya ihtiyacımız var.
Zahid, elini dünyadan çekerek hafiflemeyi arar. Rindin önünde daha çetin bir iş durur: Dünyaya dokunurken onu pençeye çevirmemek. Ekmeğin kokusunu, bir sesin sıcaklığını, akşamın rengini sevmek; hiçbirini kendisine borçlu saymamak. Gönlün terbiyesi, kapıyı kapatmak kadar sofrada yer açarken de sınanır.
BÖLÜM 02 / 03
Kime kalır bu vakit?
Mira işin hızını, Rauf o hızın karşılığını soruyor. İkisinin sayfasından kalkınca saate bakıyorum: Kazanılan vakit kimin cebine konacak? Bir insanın yükü hafiflemişse, o boşluğa hemen başka bir yük doldurmakta neden bu kadar mahiriz? Dinlenmeyi hak etmek için önce kendini tüketmek gerektiğine kim alıştırdı bizi?
Saye’nin kaldırımında bu soru ayak buluyor. Yol bir yerde kesildiğinde, şehrin verdiği söz de orada kesiliyor. Bir başkasının yavaşlığına yer açamayan sokakta kendi acelemizle baş başa kalıyoruz. Gönül genişliği dediğimiz şeyin bazen çok somut bir ölçüsü var: Yanından geçen insana bıraktığın mesafe.
Aşkı yalnızca içimizde yanan bir ateş diye düşününce külünü de kendimize saklıyoruz. Oysa ateşin ışığı dışarı düşer. Birinin yükünü fark etmeye, hakkını teslim etmeye, konuşurken onun da sesine yer bırakmaya kadar uzanmayan bir hararet, insanı ancak kendi çevresinde döndürür. Ben aşkın yüzümü dünyaya çevirmesini isterim.
BÖLÜM 03 / 03
Dünyada misafir, hayatta komşu
Kemal geçmişe dönerken emeğin elden ayrıldığı yeri arıyor. Lâl bir nesnenin yüzeyinde kullanımın bıraktığı zamana bakıyor. İkisini birlikte okuyunca masadaki çiziği görüyorum: Ahşap kadar, onun başında geçen hayat da duruyor orada. Her izi silmek, bazen yaşanmış olanın oturacak yerini azaltıyor.
Dünya vatandaşı olmak, bütün şehirlerin adını bilmekten önce, adını bilmediğin insanın hayatını yakın sayabilmek. Uzak bir pencerenin ardında yanan ışığın da bir bekleyeni olduğunu düşünmek. Bir dilin bütün kelimelerini bilmeden, o dilde söylenen acının önünde susabilmek. İnsan her yere ait olamayabilir; her yerde incitmemeyi öğrenebilir.
Elinde bir anahtar varsa bir kapıyı aç. Bir söz varsa bir yarayı büyütmeden söyle. Sofrada yer varsa gelenin adını sormadan önce sandalyeyi çek. Dünyada kalacağımız süreyi bilmiyoruz; birbirimize nasıl yer vereceğimiz bugün elimizde.
Avucun açık kalsın. Hem tuttuğunu hissedersin, hem gelene yer olur.
